29 Eylül 2010 Çarşamba

Modern İnsan ve Din




Biz canlıların hayatı sadece varolanla ve algılamalarımızla değerlendirmemiz yeterince normal olan değil midir? Bizlerin hayattan öğrendikleri daima deneyimlerimizle ve yaşadıklarımızla sabittir. Örneğin ben bardağa dokunuyorsam bardak vardır. Dünyayı görüyorsam Dünya vardır. Ben somut safhada olabilirim ve bu doğal olandır peki soyut safhaya geçmek ne demektir? Soyut hakkında ne kadar yeterli somut bilgiye sahibiz?

Bilimsel açıdan cevaplayabildiğimiz kadarıyla, ölünce toprak olacağız ; azot ve karbon çevrimine gireceğiz.

Ruh bedenle birlikte ölecek. Çünkü ruh günümüzün çağdaş bilimsel yorumuna göre beyin dediğimiz organın duygular, hafıza, akıl yürütme ve karar verme gibi bazı fonksiyonlarına verdiğimiz isimdir. Dolayısıyla, vücudu bir makine gibi düşünürsek, bu makine işlemez hale geldiğinde fonksiyonları da duracak. Artık hissetmeyeceğiz, bilinçli olmayacağız, hiçbir şeyin farkında olmayacağız. Çünkü bunu sağlayan organımız çalışmıyor olacak.

Ruhun bedenden bağımsız olduğunu iddia eden hiçbir din ya da ruhsal inanç, örneğin neden içki içince hafızada ve zihinsel yeteneklerde azalma olduğunu tutarlı bir şekilde açıklayamaz. (İçki içmek gibi fiziksel bir etki ya da kişinin kafasını bir yere çarpması, nasıl ruh denen bedenden bağımsız bir varlığı etkiler konusu geçtiğimiz yüzyıllarda filozofları çok düşündürmüştür ve ruhu bedenden bağımsız gören hiçbir düşünce sistemi bu işin içinden tutarlı bir biçimde çıkamamıştır). Bunu bilim açıklar, çünkü bilim ruha atfedilen özelliklerin insan beyninin fonksiyonu olduğunu söyler.

Evrende bir düzen olduğu gözlemi bazen tanrı kavramının bir kanıtı olarak kullanılır. Denir ki evren kaotik değildir, belli kurallara uyar. Ve dolayısıyla, bu düzenin altında, bu düzene sebep olan bir zeka olmalıdır. Ya da başka bir sekliyle bu akıl yürütme "doğa kanunlarının kanun koyucusu" fikri ile karsımıza çıkar. Denir ki evrende doğa kanunları var, dolayısıyla bu kanunların bir kanun koyucusu gerekir, bu da Tanrıdır. Ya da evrende zeka ve bilincin olması (insanoğlu), buna sebep olan daha üst bir zeka ya da bilincin varlığının bir kanıtı olarak ifade edilir bazen. Tüm bunlar aynı akıl yürütmenin değişik versiyonları olduğundan, aynı madde altında inceleriz.

Birincisi, evrenin kaotik değil, belli kurallara uyan bir düzen olduğunu ilan etmek o kadar kolay değildir. Nitekim uzmanlar, günümüzde kaotik olarak adlandırılan sistemler altında dahi "n" boyutlu diferansiyel denklemlerle ifade edilebilecek düzenler bulmaktadır. Sonuçta düzen kaos içindeki belli bir paterne uyan bir parçanın özelliğine verilebilecek bir isimse, herhangi bir kaos sayısız miktarda düzenli alt parça içerebilir demektir. Dolayısıyla evrenin daha üst bir kaosun belli bir paterne uyan bir alt parçası olması mümkündür.

Ayrıca evreni düzenli ilan etsek de herhangi bir düzenin bir zeka gerektirdiğini iddia etmek mümkün değildir. Zeka ile düzen arasında nedensel bir bağ yoktur. Bir düzenin ille de bir zekadan çıkması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez. Zekanın zekadan çıkması da aynı şey. Bir zekanın ya da bilincin daha üst bir zeka ya da bilinçten kaynaklanması gerektiği mantıksal olarak gösterilemez.

Evren'in o derece hassas bir dengede olduğu doğru değildir. Daha doğrusu, o dengeler, kendilerinin oluşması için bir ayar yapıldığının göstergesi değildir. Herhangi bir süreç, mevcut doğa yasalarına göre eninde sonunda belli bir denge durumu oluşturur. Kuralları değiştirip, sistemi tekrar kendi haline bıraktığınızda, bu sefer başka bir denge durumu oluşur. Yeni kurallara, yeni duruma göre. Belli bir denge durumuna ve o duruma uygun olarak meydana gelmiş oluşumlara bakarak, bunun altında tasarım aramak, meseleyi tersinden görmektir. Burnumuz gözlük takmak için mi yaratılmıştır, yoksa burnumuzun şekline göre gözlük diye bir şeyi biz mi icat ettik? Atomlar bir arada kalabilsin ve bildiğimiz gerçeklik oluşabilsin diye mi Planck sabiti o değerdedir, yoksa Planck sabiti o değerde olduğu için mi atomlar bildiğimiz gibidir ve gerçeklik böyledir? Dünyada yaşam olsun diye mi dünyanın güneşten uzaklığı bildiğimiz mesafededir, yoksa dünyanın güneşten uzaklığı bildiğimiz mesafede olduğu için mi dünyada yaşamın olması mümkün olmuştur? (Nitekim başka mesafelerde gezegenler var ve onlarda yaşam yok). İnançlıların bu mantığı çok ilginç bir kendini kandırma örneğidir. Meseleyi tepetaklak eder, tersinden görürler. Fok balıklarının derilerinin altında o kadar kalın bir yağ tabakası olmasını, üşümesinler diye öyle yaratılmalarına bağlayan bir açıklamadır bu. Yaşadıkları fiziksel ortama evrimsel adaptasyon yaptıkları için bu yapıya kavuştuklarını (çünkü başka türlü olanların o ortamda barınamayıp öleceğini) görmez bu mantık. Aradaki uyuma bakıp, sonuca göre sebep üretir. Komplo teorilerini üreten mantık da benzer bir mantıktır. Şartlanmış zihinde, olayların böyle tersinden görülmesi çok yaygın bir bakış açısıdır. Bunları destekleyen (desteklediği iddia edilen) olasılık hesaplarını da yine önyargılı ve yanlı yaparlar. Gökten düşen bir tek yağmur damlasının beni ıslatma olasılığı, sıfır denecek kadar düşüktür. Eğer gökten düşecek her yağmur damlası için bu hesabı tekrarlarsam, her damlanın beni ıslatma ihtimali sıfır çıkar. Tüm bu olasılıkları toplayıp, bu damlaların beni ıslatma ihtimali sıfır olur dersem, o zaman herhangi bir yağmurda ıslanma ihtimalimin hiç olmadığı sonucu çıkar ortaya. Peki kim buna güvenerek sağanak yağan yağmurda şemsiyesiz çıkar? Ve kim sağanak bir yağmurda ıslanmadan eve dönebilir? Burada problem nerededir? Burada problem, olasılık hesabının yapılış şeklindedir. DNA'nın oluşumu olsun, hayatın meydana çıkışı, vs. olsun, olasılığının çok düşük olduğunu iddia ettikleri durumların çoğunda, yaratılışçı kesim bu tür yanlışlıklar yapar hesaplarda.


"Birbirine yakın 3 büyük dinin asırlardır dimdik ayakta durması..." Güzel bir cümle aslında ancak birazcık mitoloji okuyarak bu önerme tepetaklak edilebilir. Richard Dawkins'in güzel bir sözü vardır : " Bir çağın dini, bir sonrakinin edebi eğlencesidir" diye. Yunan mitolojisini okuduğumuzda Zeus'un asırlık iktidarını görürüz, Mısır mitolojisinde Firavunun asırlık iktidarını görürüz, Türk mitolojisinde Ergenekon destanını biliyoruz, Zerdüştlükte Ahura Mazda tanrısını biliyoruz. Keza Budizmi, Putperestliği biliyoruz. Hatta Namazı( orjinal adı Namaskar) icad eden İnek tapınmacıları Hinduların bile günümüzde hala inançlarını sürdürdüklerini görüyoruz. Bu bahsi geçen dinlerin hepsi zamanının en büyük dinleri idiler. Mardin'de Süryani Kilisesine giderseniz bir gün, yer altında Güneş'e tapınma dönemine ait M.Ö. 3000 yıllarına uzanan bir tapınak görürsünüz. Hristiyanlığın doğmasıyla beraber yani 3000 yıl sonra Güneşe tapınma terkedilip İsacılık tercih ediliyor. Yani buradan çıkan matematiksel sonuç şudur ki ; Güneşe tapınma dini bile 3000 yıldan fazla inanılış göstermiştir. Semavi dinlere baktıgımızda hepsinden süre olarak cok fazla oldugu ortada.

Peki 3 büyük din adı verilen, bugün 4 milyar kadar insanın inandıgı bu dinler nasıl "büyüklüklerini" muhafaza etmektedirler? Bu dinden ziyade siyaset biliminin cevaplaması gereken bir sorudur aslında. Biliyoruz ki dinler asla güçlü bir devlet olmadan yayılma gösteremezler. (Mitolojik dinlerde zamanının büyük devletlerinde varlıklarını sürdürmüşlerdir.Örn. Antik Yunan ve Mısır) İslamı geniş coğrafyalara yayan devlet başta Osmanlı Devletidir. Hristiyanlıgı geniş coğrafyalara yayan da Roma İmparatorlugudur. Yahudilik ise güçlü bir devlet olmadan önce yok olacakken İsrail ile yeniden güçlenmiştir. Bu devletlerin savaşçı ve işgalci politikaları olmasaydı muhtemelen Müslümanlık Arap Coğrafyasından, Hristiyanlık ise İtalya sınırlarından dışarıya çıkamazlardı. Hindu inancı Hindistan olmadan ne kadar yaşayabilir? Budizm, Çin olmadan ne kadar yaşayabilir?

Bu 3 büyük dinin başarısı değil, ülkelerin silahlarının ve güçlerinin başarısıdır.

Dinlerin emir ve yasakları insanı özgür doğasından olabildiğince uzaklaştırmıştır. Karl Marx'ın güzel bir sözü vardır " Din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş,terk edilmiş,aşağılık bir varlık oldugu durum, bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır".  diye.

Tanrıların onurlandırıldığı her yerde halkların yalnızca adı insandır. Din insanları doğasından uzaklaştırmıştır.İnsanlar kendilerini değiştirmek yerine dünyayı değiştirmeye soyunmuştur.

Din öncesi- Tarım ve ticareti bilmeyen uzak atalarımızın üstünkörü bir zekaya sahip, yoksunluk, tehlike, şiddet ve korku dolu bir yaşam sürdüren KABA insanlar oldugu önyargısından kopmamız gerekir.

John Zerzan, Gelecekteki İlkel'de şöyle diyor " bize din olmadan, devlet olmadan nerede olacagımızı hatırlatmak için 'mağara insanı' hatırlatılmaktadır." Oysa geçmişimize dair bu ideolojik bakış, Richard Lee ve Marshall Sahlins gibi akademisyenlerin çalışmaları sayesinde son on yıllarda kökten altüst oldu. Evcilleştirmeden önce(tarımın keşfinden önce) insan yaşamının esasen boş vakitle geçtiğini, doğayla yakınlığı,tensel bir bilgeliğe, cinsiyetler arasında EŞİTLİK ve bedensel sağlıklılık kaynağına dayandığı artık kabul edilmektedir.Yaklaşık iki milyon yıl boyunca ( papazlar, imamlar, krallar ve patronlar bizi köle etmeden önce) insan doğamız böyleydi.

M.ö. 7. ya da 8. yy da Heseidos insanı şöyle tanımlıyor : “Tanrılar gibi yaşıyorlardı, kalpleri kaygıdan kurtulmus, acının ve sefaletin uzagındaydılar, yaşlılıgın sefaleti onları bunaltmıyordu, kolları ve bacakları daima genc, her türlü kötülükten uzak, şölenlerde eğleniyorlardı. ölürken sanki uykuya dalıyor gibiydiler.Neşe ve huzur içinde kendi tarlalarında sayısız nimetin ortalarında yasıyorlardı.... “

Ormanlara vurgun kişi ağaçların sesini dinler, böğürtlenler onu berelemez. Gerçek bahçivan şöhretin eliyle alay eder çünkü yeşilin eli ona yeter. Hayvanların gerçek dostu olan insan, onlarla kardeşçe bir ortak yaşam anlaşmasını hangi tavrın, hangi dilin sağlayabileceğini kesin bilgi sayesinde bilir. Burada ne büyü, ne mistik ne tinselcilik vardır. Yaşama iradesi denen temel bir uyumun ortak duygu ve bilincidir bu.

Bu durum karşısında inançtan ya da ibadetten söz etmek, kendinden koparılmış ve doğa sömürüsü sisteminin yapısını bozdugu, olası tek bir uygarlık biçimiyle özdeşleşmiş insanın parçalı, bölünmüş tutumunu, dayanışmacı, simbiyotik, birlikçi bir evrene dahil etmektedir.

Kutsal, bana dokunma! diyen bir mittir. Tapınagın kapılarının güneşin ilk ısıklarıyla açılmasını, heykelin rüzgar mırıltıları çıkarmasını, bir ibadet objesinin statik elektrik yüklenmesini sağlayacak maharette din adamları yalanın üzerini ustalıkla orterler : yahudilerin yasa sandıgı bunun ilk bilinen örneğidir. böylece bunlara el uzatacak kadar cüretli kuskucuyu yere serebilecek bir korku yapay olarak üretilebilir..

Kısacası  dinlerin keşfi insanı insan olmaktan uzaklaştırıp, özünden oyunundan eğlencesinden ve zevklerinden ayırıp korku temelinde bir yabancılaşmaya ve kendi doğasından uzaklaşmaya itmiştir. İnsan kendini yenilemek yerine geriye gitmiştir.

Atalarımız ilkel değil aslında gelişmiş insanlardı.Ta ki dinleri keşfedene kadar. 

M.K.