4 Eylül 2010 Cumartesi

Savaş ve Barış













...Karetta çayını yudumlayıp denize bakarken aniden dönüp “Ya rüyandaki şu yeni tanrı adayı “Barış”ın öldürttüğü kadın köle “Savaş”!” diye sordu.
- İşte bunu sormaz olaydın diyemiyorum sana Karettacığım. İyi ki sordun. Çünkü, bütün gece bu yüzden uyuyamadım. Kadın köle “Savaş”ın, yeni tanrı adayı “Barış” tarafından öldürülmesi, bütün gece boyunca “barış” kavramını sorgulattı bana. Zaten bu sorgulama başlayınca bütün tarih bir film şeridi gibi aklımın içinden geçti. Düşünsene dünya tarihi boyunca binlerce savaşın yaşanmış olması, bizlere mutlak barışın yeryüzünde henüz yerleşmemiş olduğunu göstermiyor mu? Ya günümüze kadar yaşanmış olan “barış” durumlarının, aslında, savaş hazırlığını kendi içinde taşıyan savaşsızlık durumları olduğu ortada değil mi? Daha doğrusu, dünyamızda “barış”, yani görece “barış” ya da savaşsızlık durumları olarak karşımıza çıkmıyor mu? Ayrıca, bu geçici “barış” durumları ne pahasına sağlanabilmiştir tarih boyunca! Mesela, Roma “barış”ı, 50 milyon kölenin baskı altında tutulmasıyla olmamış mıdır? Ya 19. yüzyılda bunun bir karşılığı olan sömürgeci “barış” ise, dünyanın üçte ikisinin sömürgeleştirilmesiyle sağlanmamış mıdır? Böyle bir “barış” olabilir mi sence?
- Böyle bir “barış”la savaşmak gerekir.
- Gördün mü, verdiğim örnekler senin içindeki kadın köleyi ayağa kaldırdı bile. Yani, ancak özgürlüklerin yokedilişi pahasına kurulabilmiştir sözü geçen “barış”. Bu anlayıştaki bir “barış”a karşı girişilen özgürlük mücadeleleri de karşı savaşa yol açmıştır haliyle. Hatırlıyor musun, muhalif gazete ve dergilerde eskiden hep “kirli savaş” sözlerini okurduk. Bu “kirli savaş” tanımlaması içindeki mücadeleyi bırakıp savaşsızlık durumuna geçmek de “kirli bir barış” olmaz mı? İşte, “barış” kavramının böyle bir çelişkin karakteri var. İnsancıllık (hümanizm) taşıyan herkes, özgürlük kavramı olmaksızın bir barışı düşünmemelidir bence. Bu anlamıyla insanlık tarihi boyunca “barış”, sadece savaşsızlık durumları içinde olumsuz olarak düşünülmemiş, aynı zamanda mutlak barış gibi olumlu bir anlamıyla da düşünülmüştür. Gerçek bir barış böyle bir barıştır zaten.
- Evet doğru söylüyorsun, sözünü ettiğin bu savaşsızlık durumlarının ortadan kalkması için mutlak barışla barışmak gerekiyor
- Sınıflı toplum gerçeği içinde sağlanan savaşsızlık durumları, mutlak barışın, yani kadın köle “Savaş”ın öldürülmesiyle mümkün oluyor. Örneğin, Rönesans döneminin, feodal düzene karşı genç burjuvazinin boy attığı dönem olduğunu, Aydınlanma döneminin ise, burjuva düzenin kendi egemenliğini kurma dönemi olduğunu düşünürsek, “barış” kavramının da nasıl burjuvazi elinde en büyük “ideal” katına yerleştirilmiş olduğunu anlarız. Yani burjuvazi, kendi savaşsızlık durumu olan idealinin egemenliğini kurabilmek için feodal düzene karşı amansız bir savaş vermiştir. Böylelikle, kendi savaşsızlık durumu olan idiealini kurabilmek için, kendinden önceki feodal düzenin savaşsızlık durumunu değişime uğratmak durumunda kalmıştır. Burjuvazinin kendi evrensel egemenliği temelinde dünyada kurmayı amaçladığı savaşsızlık durumu, yani “barış” düşüncesine dayanan burjuva insancıllığı (hümanizmi) böyle bir şey oluyor. İnsanca bir şey mi bu?
- Burjuvaysan “insanca” tabi.
- Bırak şimdi şaka yapmayı. Bir de böyle bir “barış”ı emperyalist baskıyla sağlamaya çalışıyorlar. Haliyle bu durum karşısında ezilenler, sınıfsal özgürlük ile ulusal kurtuluş savaşlarına yöneliyorlar. Demek ki, “barış” kavramı, “özgürlük” ve “insancıllık” kavramlarına sıkı sıkıya bağlı olduğu kadar, “özgürlük” ve “insancıllık” kavramlarını taşıyan sınıfların ve ulusların da tarihsel özelliklerine de sıkı sıkıya bağlılık göstermektedir. Öyleyse, gerçek bir barışa ulaşabilmek için, görece “barış” ortamının değişime uğratılması gerekiyor. Hatta, gerçek bir barış, gerçek bir özgürlük ve gerçek bir insancıllığın ortaya çıkarılabilmesi için, görece “barış”ın, görece “özgürlüğün”, görece “insancıllığın” değişime uğratılması gerekiyor. “Tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” diyorsak, binlerce savaşı içeren dünya tarihi de bu mücadelenin bir tarihi olup, barış-mücadele diyalektiğini kendi içinde taşımaktadır.
- Ama sözünü ettiğin gerçek bir barışa imkansız diyorlar.
-Ben de sana şunu söylerim o zaman, “gerçekçi ol imkansızı iste”!...

O sırada vapur yanaşmış ve biz Avrupa yakasına ayak basmıştık. İskeleden tiyatroya doğru yürürken Karetta Hazal bana dönüp şöyle dedi...
- Ben bir barış şarkısı biliyorum. Söyleyeyim mi?
Ben de tabi söyle dedim. Karetta, bir Amerikalı halk şarkıcısı olan Bob Dylan’ın o meşhur şarkısını, “Savaşın Babaları” (Masters Of War, 1962) adlı şarkıyı mırıldanmaya başladı bile...

“Gelin savaşın babaları
Sizler silahları üretenler
Sizler, savaş uçaklarını yapanlar
Sizler, dev bombaları yapanlar
Sizler duvarların ardına gizlenenler
İsterim ki, bilin
Maskelerinizin ardını gördüğümü.

(...)


Siz tetikleri yaparsınız
Başkaları çeksin diye
Yaslanır arkanıza seyredersiniz
Ölü sayısının artmasını
Saklarsınız evlerinizde
Genç insanların kanları
Bedenlerini terkedip
Karışırken çamura.

(...)

Size bir soru sorayım
Değerli mi paranız
Af satın alabilecek kadar?
Buna inanıyor musunuz?
Umarım kabullenirsiniz
Ölüm kapınızı çaldığında
Kazandığınız paralar yetmeyecek
Ruhunuzu geri almaya.
Umarım ölürsünüz.
Ölümünüz yakındır
Soğuk bir öğleden sonra
Tabutunuzun ardından gideceğim
Ve ölüm yatağınıza indirilirken
Seyredeceğim sizi.
Ve bekleyeceğim mezarınızın başında
Gerçekten öldüğünüzden emin olana dek.