Farkında değildik
ağustos girdimi bir sıkıntı basardı içimizi,
ağır ağır açılan kapılardan korkar,
ağaç görünce sevinecek yaştaydık,
güneşin doğuşu ve batışı,
en sevdiğimiz yeriydi yaşamın;
evlerin önüne önce arabalar gelir,
sonra her yer turuncuydu,
biten dostluklara tanık olduk,
bizatihi kendimiz bitirdik öyle,
her sabah biraz daha eksilir,
sahanlıkta biterdik…
az az büyüdük seninle,
karşılıklı mektuplaşmalarda,
iki çift söz etsek dünya düzeni kurulurdu,
iki çift söz söylesek düzen yıkardık,
şu güzel odayı, bu kutsal yalnızlığı,
gülümseyerek ama buruk terk ettiğimiz,
günlerden biriydi, pazar değildi bilirdik,
bir fermuar gibi ardı ardına çözüldük biliyorsun,
açıldıkça yeni yeniler keşfettik,
örneğin bir dirim taşırdım ben saklanmış yerimde,
sen bu dirimi aldın güzelleştirdin; güzeldin çünkü,
sen güzeldin ben sana yetişmeye çalışıyordum,
bir dal gibi ayrıldıkça ayrıldık gövdeden,
bir ağaç gökyüzüne bir adım daha yaklaştıkça
biz ayrıldık, ağaç yaklaştı biz ayrıldık.
Farkında değildik
bahar geldimi bir şey sanırdık,
ıslanalım diye muson yağmurları gibi bir yağmur,
ışık girmesin için dar yapılmış pencereler,
birbirine değen ıslak alınlarımızla öperek
hafta sonu insanları gibi öperek uyuduk,
sonra en dar sokaklarından İstanbul’un,
-en bilindik yerinden üstelik-
balkan ezgilerinden kopup,
dilimizde hınca hınç kelimelerle geldik,
biteviye yaşayıp bıkmadık,
aynı koltuğun aynı köşesinde,
hep aynı şeyleri düşünerek yaşlandık.
örneğin suları düşündük,
bir vadiyi cömertçe ikiye bölen suları,
uzadıkça uzayan denizlere ulaşan suları,
biz bir bütüne tamamlanan sulardık şimdi,
katıldıkça büyüdük ve büyülttük kendimizi,
karıştıkça onlardan olduk, oysa,
kaç zamandır düşünürdük değil mi;
insanlar uzaktan ne kadar masum…
ağustos girdimi bir sıkıntı basardı içimizi,
ağır ağır açılan kapılardan korkar,
ağaç görünce sevinecek yaştaydık,
güneşin doğuşu ve batışı,
en sevdiğimiz yeriydi yaşamın;
evlerin önüne önce arabalar gelir,
sonra her yer turuncuydu,
biten dostluklara tanık olduk,
bizatihi kendimiz bitirdik öyle,
her sabah biraz daha eksilir,
sahanlıkta biterdik…
az az büyüdük seninle,
karşılıklı mektuplaşmalarda,
iki çift söz etsek dünya düzeni kurulurdu,
iki çift söz söylesek düzen yıkardık,
şu güzel odayı, bu kutsal yalnızlığı,
gülümseyerek ama buruk terk ettiğimiz,
günlerden biriydi, pazar değildi bilirdik,
bir fermuar gibi ardı ardına çözüldük biliyorsun,
açıldıkça yeni yeniler keşfettik,
örneğin bir dirim taşırdım ben saklanmış yerimde,
sen bu dirimi aldın güzelleştirdin; güzeldin çünkü,
sen güzeldin ben sana yetişmeye çalışıyordum,
bir dal gibi ayrıldıkça ayrıldık gövdeden,
bir ağaç gökyüzüne bir adım daha yaklaştıkça
biz ayrıldık, ağaç yaklaştı biz ayrıldık.
Farkında değildik
bahar geldimi bir şey sanırdık,
ıslanalım diye muson yağmurları gibi bir yağmur,
ışık girmesin için dar yapılmış pencereler,
birbirine değen ıslak alınlarımızla öperek
hafta sonu insanları gibi öperek uyuduk,
sonra en dar sokaklarından İstanbul’un,
-en bilindik yerinden üstelik-
balkan ezgilerinden kopup,
dilimizde hınca hınç kelimelerle geldik,
biteviye yaşayıp bıkmadık,
aynı koltuğun aynı köşesinde,
hep aynı şeyleri düşünerek yaşlandık.
örneğin suları düşündük,
bir vadiyi cömertçe ikiye bölen suları,
uzadıkça uzayan denizlere ulaşan suları,
biz bir bütüne tamamlanan sulardık şimdi,
katıldıkça büyüdük ve büyülttük kendimizi,
karıştıkça onlardan olduk, oysa,
kaç zamandır düşünürdük değil mi;
insanlar uzaktan ne kadar masum…
Mehmet Kahraman
Foto : Tuğba Turan
http://utopyam.deviantart.com/gallery/