I
Çevreme bakınca boşluk, içimdeki değil
iyi tanırım, dışımdaki boşluk…
içeriksizdir hayatım; davetsiz ve habersiz,
ki kendini açığa vurmak mıdır?
zaten yoktum, belki de olmamıştım,
varlığın varlığının nedenidir,
gelecek diye beklenen yarınlardan,
olmayan baştan olmayan sonlara doğru,
olmayan fark ediştir bu yaşadıklarımız.
ne nedir diye anlamaya çalışmakla geçti zaman,
öyle ki,öldüğümü fark etmedi kimse,
hikaye de burada başlıyor.
II
Kalmadı kendime anlatacak bir hikayem,
derken gelir yanık kibrit kokuları,
işte şimdi ahşap bir gövdeyiz seninle,
uğruna kül tabakaları, ucuz anlar yarattım,
hani hiçbir şey, hani hiç kimse,
umurunda olmaz da, o anlar,
neşeli anlar, biçimsiz anlar, kim anlar?
niye sanki şarap -yani damarlarımdaki asil kan,
dolaşırken vücudumun şehirlerini,
uğrarım- işte herhangi bir yerimdesin.
Katlanabilmek adına bu deli icadına,
yeni bir şekil kazandırmam gerek,
sunakların, ekşi elmaların,
tebeşirden alışma basamakların ortasında,
sinir uçlarımı yumuşatıp,
içimdeki mikropları netleştirmeliyim.
Benim bu duygudurum lahzamda
kopuk film şeritleri gibi yorucu,
işaret zamirleri kadar tedbirsiz tünellerin ucundayım
ki kesin olan, itibarlı yalnızlıklarla,
tabiatın ön yargılarını kırmakla meşgulüm,
seni ne oranda sevmeliyim sevgilim,
düşündükçe anlamın eşiğinde beliriyorsun.
III
Bir ağrı kol geziyor üzerimde,
Şehre koyu kırmızı bir hüzün gelirde,
üstelik aylardan da aralıksa,
geceleri sever gibi ayrılmalısın buralardan,
nehirlerin taşması gibi…
Üzgün ellerle koparıp alamayacağın,
büyük, daha büyük ve nihayetinde,
çok büyük mutluluklardır aradığın; kavrayamazsın.
Üstelik günlerden pazarsa,
gece otobüsleri gibi ayrılmalısın buralardan,
boyanan renkler gibi…
Yollarda aklına takılan şarkılar,
yaşanmışlıkları hatırlatıyorsa her kaldırım taşında,
üstelik yıllardan yüzyılsa,
sessiz sakin bir harf gibi terk etmelisin bu şehirleri,
soylu köleler gibi…
IV
Öncesinde boşluk var,
gri sebepler var, yorucu tekrarlar,
aynı insanlar aynı mekanlar…
herkesin herkesi tanıdığı garip yalnızlıklar,
ve sen;
bir sanat eseri gibi beliriyorsan karşımda,
bir anne gibi etrafımı kuşatmalısın.
Söz gelimi yağmur isteriz,
bu izbe kentlere yağıverir.
Tedirgin tahta kapılardan,
son bir düşünüş gibi sızıyorken ışıklar,
sürekli bir diken üstündelik,
bir cam yansığı yüzler görünür;
sokaklar Fransız.
Anlamayınca büründüğüm şu tuhaf hal,
bu öznel yolculuklarda biriken yeşil döşekler,
beni alır götürür, beni alır götürür,
ve beni alır götürür…
V
Keşfedilecek yönleri kaldı mı hayatın?
zaman, ah şu zaman,
sıradanlaştırıyor acıyı bile,
oyuncak arabalar küçük geliyor,
ki kaygısızlığı çizgisiz kağıtların,
eski defterler gibi taşırım kurşun yükünü.
Bir annenin yaşlılığına şahit olmak kadar,
büyüyeceğimi ummazdım, bu da oldu.
şimdiyi ıskalamakta ustalaşırken,
bu korkaklık değil, kaçmak hiç değil,
belki yüzeyine inmek suların,
bir balığın nefes alışı gibi…
VI
Perdeleri sıkı sıkıya kapatıp,
tavır koyarak belki ama beceremeyip,
yaşamak güzel midir? derim,
ki o kadar olur.
Artık eskisi gibi değilken ürküten sessizlik,
yokmuşçasına ve özünü tüketerek,
son kış gibi yeni olduğundan beri,
çok zaman geçti.
Bazı eşyaların yapısında,
ölüme endekslediğim,
uydurulmuş takvimlere bağımlıyken,
ölümsüz olsaydım saat takar mıydım?
ölümsüz olsaydım saat takar mıydım?
VII
Hareketli yaşadığım günlerin birinde,
bir yolculuk aparatı gibi taşıdım,
bezgin yüzlerimi; taşımaksa,
davranmak için gözümü ayırdığım küflü raylar,
kahverengi istasyonların tekinsiz huzuru,
bilemedim nelere denk gelir…
yolculuk bir yolculuk olabilmişse,
belki daha neşeli görünebilirim.
Sanırım plastik eriyiği gibi bir şey,
bilindik eskimemiş bir anıyı canlandırmak,
yaşam dediğimiz bu dik üçgenlerin,
tam ortasında,
ikimiz birden bürünebilirdik,
umursamazlığa,
ama yapamazdık.
yerine koyacak bir şey bulamadıysam,
belki daha neşeli görünebilirim.
Sobası sıcaklığın yüzümü öperken,
hava da karanfil kokulu çayların,
mutlak mutluluğu varsa,
üstelik harıl harıl sevişiyorsak
odun parçaları gibi,
belki daha neşeli görünebilirim...
VIII
Ah! benim bu ikide bir eve dönen yalnızlığım,
uyumak için hissettiğim bu ilkel,
bu gün yüzüne çıkarılamamış güven zaafım,
fenerlerin ışığında haznesi hiç dolmayan
gaz lambalarının kesik ceyran sohbetlerinde,
-kim bilir siz hangi düzenin mutluluğunda,
hangi duyarsızlıkla tadıyorken suları, denizleri-
içimin dehlizlerini kapatmakla uğraşırım.
Ah! benim yuvarlak sonsuzluğum,
ne kadar dönsem yine başa geliyor,
yine aynı kapıdan giriveriyorum sana,
iki nokta arasında gidip gelen sizler, bizler,
yan yatmış sekizler…
daha ne kadar sonsuza, daha ne kadar bilinmezliğe
götüreceğiz bu nihayetsiz yolculuğu?
hem ne kadar?..