4 Ekim 2011 Salı

Nasıl İsterseniz


Ben ıssız bir ovanın kum tepelerinde öylece doğdum,
bir kesif orman olsun için dikilmiş ağaçların gölgesi,
kıyısında derelerin nereye sürgün bilinmez suları ve,
sizlerin yarattığı bu mebzul sıkıntıların tam ortasında,
bir çağın en kırılgan, en olmadık yerinde, öylece doğdum,
iki tekerlek üzerinde yeryüzünü tanımaya koyulmuştum ki,
düşerek ve kanatarak avuç içlerimi, öğrendim acı çekmeyi,
öyle ya, soğuyan çaylar gibi terk edilmiştim taşrada,
tam yerinde okşayışların anlamı, ağaç boy veriyormuşçasına,
damların üstünde, pencere önünde bu yağmur ve sevi,
daha çocuktum anlamazdım sigarayı yalnız içmeyi.

Kalemle kaset sarardık ki sezen çalsın böyle de olabilirdi,
ilişikli yaşamaktı bu, aralarına katılmaktı, ama olmadı,
yampirik yaşadık, öyle büyüdük, öyle de yaşlanıyoruz.

Biz  tan yeri, duraklarda beklemekle geçen yaşamlardanız,
bu nedenle izin verirseniz aşık olmamız gerek,
zira çirkinliğimizin lamazi bir tarafı var ki insan bir yerde,
insan olur olmadık her yerde kaçmak istiyor,
elbette ki geçtim, yanınızdan, yalnızlığınızdan,
yalnızlığınız oldum sizin farkedin istedim,
– ama insan birini sevince yeni kelimeler öğreniyor,
ben de kalkıp seni seviyorum, böylece çayın bir tadı oluyor,
insan erken uyanıyor sabahları – yalnızca söylemek istedim.

Tuhaf bir oyun bu, meçhul semtin bir yerlerinde,
söz gelimi Pera’da  oturduk, sokak aşkla kalabalıktı,
şimdi öyle değil bankalar var artık; öyleyse bitti,
yeni caddeler açtık kendimize, uzun caddeler,
bir betisi olsun binaların diye önlerinde el tutuştuk,
başka türlü yapamazdık.

Ben bu hayatı bir kedinin iç dünyasıyla yaşadım,
şimdi oyunlardan sırf zararlı diye mi vazgeçeyim,
bilirsiniz ne kadar sevdiğimi mesleğimi,
bilirsiniz  iyi uydururum aklıma her geleni,
öyle ya bir uygarlığı yaşıyoruz -olsun o kadar-
çünkü başka bir yerde yosun tutacak bu sözlerimiz,
ama insan bir şehri sevince denize binmeyi öğreniyor,
ben de kalkıp vapurları kovalıyorum.

 -Peki dört tarafı karayla çevrili
deniz parçasına ne demeli?-
.
.
.

Mehmet Kahraman

27 Eylül 2011 Salı

Uyandığında Bir Yaş

                                                              
                                                                                                 Onur Kurt'a

Bir rüzgar yetiyordu saçlarını dalgalandırmaya,
bizse masada karşılıklı oturmuştuk hepsi bu,
yola çıkmaktan söz açıldı;
yola çıkmanın en vahim tarafı,
bir yere varacak olmaktı, öyleydi,
zamandı, geçiyordu,
zamanın böyle hızlı aktığını farketmek,
ölene dek hepimizi şaşırtacaktı,
her şeye rağmen, hem yine de:

-İnsan bir alışkanlıktır-


Mehmet Kahraman 

Foto: Onur Kurt

26 Ağustos 2011 Cuma

Bir Avanos Güncesi

                                                                           Gönül Cebeci'ye
Ayıkken bir meselen var hayatla,
esrik bir kaldırımdan geçerken,
söz gelimi bir saat alıyorsun;
ve işte zaman kısalıyor.

Kahvede yaşlı yalnızlığı ve sesi,
dışarıda yaz rengi soluk yeşil,
barda çoğulcu tanınmışlık ve ışık,
bir fotoğraf karesinde sen ve diğerleri,
evde olur olmadık kediler,
dilinde iyeliksiz kelimeler ve şiirler,
sokak sokak eskitir bu şarkılar adamı ve kadını.

Sen iyisi mi bir dedikodu gibi hızla yayıl bu kentte.
Sen iyisi mi eskil ve vakur istasyonları unut; bir sigara yak.


Mehmet Kahraman

11 Ağustos 2011 Perşembe

Eylül


Şehre en çok yakışan bir ay gibi
ya da cumartesi gibi günlerden
elimdeki kırık gitarın
ılık, kızıl, kekre notalarını aldım,
en izbe yerinden dillendirdim sana;

-şimdi bir tren garındasın-

Bir saçak ki alabildiğine uzanmış,
altında az önce başlayan yağmur,
sığınmak için yer arayan göçmen insanlar
ben sokağı gören en güzel yerdeydim,
bilirim;

-ıslak bir kentin öğle vaktiydin-

Ben oldum olası yağmuru özleyerek yaşadım,
güneşi sevemedim, benim değilmiş gibi asılı durdu hep,
sonra pencereleri sevdim; en masum tarafıydı bir evin,
ve yokluğunda bu metruk ev bir şeye benzesin istedim,

ne bileyim, silinmenin ve sessizliğin bir yeri gibi örneğin,
kısaca söyleyeyim;


-trenlerin çoğu insansızdır-

Mehmet Kahraman 

Foto: Tuğba Turan
           http://utopyam.deviantart.com/gallery

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Ağustos

  
Farkında değildik
ağustos girdimi bir sıkıntı basardı içimizi,
ağır ağır açılan kapılardan korkar,
ağaç görünce sevinecek yaştaydık,
güneşin doğuşu ve batışı,
en sevdiğimiz yeriydi yaşamın;
evlerin önüne önce arabalar gelir,
sonra her yer turuncuydu,
biten dostluklara tanık olduk,
bizatihi kendimiz bitirdik öyle,
her sabah biraz daha eksilir,
sahanlıkta biterdik…
az az büyüdük seninle,
karşılıklı mektuplaşmalarda,
iki çift söz etsek dünya düzeni kurulurdu,
iki çift söz söylesek düzen yıkardık,
şu güzel odayı, bu kutsal yalnızlığı,
gülümseyerek ama buruk terk ettiğimiz,
günlerden biriydi, pazar değildi bilirdik,
bir fermuar gibi ardı ardına çözüldük biliyorsun,
açıldıkça yeni yeniler keşfettik,
örneğin bir dirim taşırdım ben saklanmış yerimde,
sen bu dirimi aldın güzelleştirdin; güzeldin çünkü,
sen güzeldin ben sana yetişmeye çalışıyordum,
bir dal gibi ayrıldıkça ayrıldık gövdeden,
bir ağaç gökyüzüne bir adım daha yaklaştıkça
biz ayrıldık, ağaç yaklaştı biz ayrıldık.

Farkında değildik
bahar geldimi bir şey sanırdık,
ıslanalım diye muson yağmurları gibi bir yağmur,
ışık girmesin için dar yapılmış pencereler,
birbirine değen ıslak alınlarımızla öperek
hafta sonu insanları gibi öperek uyuduk,
sonra en dar sokaklarından İstanbul’un,
-en bilindik yerinden üstelik-
balkan ezgilerinden kopup,
dilimizde hınca hınç kelimelerle geldik,
biteviye yaşayıp bıkmadık,
aynı koltuğun aynı köşesinde,
hep aynı şeyleri düşünerek yaşlandık.
örneğin suları düşündük,
bir vadiyi cömertçe ikiye bölen suları,
uzadıkça uzayan denizlere ulaşan suları,
biz bir bütüne tamamlanan sulardık şimdi,
katıldıkça büyüdük ve büyülttük kendimizi,
karıştıkça onlardan olduk, oysa,
kaç zamandır düşünürdük değil mi;
insanlar uzaktan ne kadar masum…

Mehmet Kahraman

Foto :  Tuğba Turan
            http://utopyam.deviantart.com/gallery/

Temmuz


Tarla çizgileriyle ayrılmış yeryüzüm;
kaç parçaya bölünmüş gibiyim,
demem o ki,
yaz gibi geliyordu herşey,
balkonda rüzgar gülü ve çiçekler,
sigarayı alkolle seviyorum
ki her temmuz en sevdiğim kitaplar gibi,
saklandım yerimde ben üstelik,
böyle hesapsız şehirlerde,
geceleri hükümdarı oluyoruz sokakların,
insansız dünyanın acemi efendisi hey,
Karaköy’ü önden izleyen,
kaya parçası gibi şanslı değiliz ama
radyo şarkıları dinliyoruz yetmez mi?

Bir bozuk satıh oluşum sırf bu yüzden.


Mehmet Kahraman

15 Haziran 2011 Çarşamba

Yeni Yenilik


Yeni kurulan pazar yeri gibi,
erkenci ve telaşlıydım sana yürürken,
sana yürürdüm çünkü evimdin,
evim, yıkılmayan son kalemdir benim,
tüm ışıkları söndürür bir silinişin ve tükenişin,
en yenisi olup savunmamı alırdım, güçlüydüm,
ustasıyımdır yalnızlığımın.

Her şeyi unutarak başlamalıydık ki öyle oldu,
yürümeyi unuttum önce, sonra okuduklarımı,
şiirleri unutmalıydım hem de en iyilerini,
8.10 vapurunu örneğin ya da Göğe Bakma Durağı’nı,
şarkıları; Sızı’yı yani, ve hatta Gün Gelir’i…

Yeni bir deftere başlayan çocuk sakinliğinde,
güzel yazmaya eğilimli hazırlanıyordum bu hayata,
seninle başlıyordum bilmediğim kadın,
ve telaşla bitirmek değildi niyetim,
böyle başlangıçlarım olmadı mı? oldu,
işte kimsesizim şimdi,
sıfırdan, seninle, yeniden…


Mehmet Kahraman

Adres

                                                                                     Serkan Aymaz’a



Seni bu şehirler doğurdu bu ışıksız geceler,
Böyle şehirlerin bir ağacı olur,
Her dalı bir anı taşır meyvesi cabası.

İki arada kaldık; nesil bu
Bir tarafımız çınar,sümbül öte yanımız.

Yavruağzı batıyorsa güneş,
Ürperir için; serinlik gelir,
Avuçlarsın yalnızlığını bir tutunuş gibi,
Eve dönüş yoluysa eğer işinden çıkmak,
Şöyle demek lazım şöyle;
Bir adresinin olmasıdır yalnızlığı insanın.



Mehmet Kahraman

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Bekleyen İlk


I

Sokağın en güzel yanlarından biri;
otobüs arkasından koşan bir dolu çocuk,
sonra pencere aceleciliği, çok sonra,
bu benim esrik hallerim, ben yürürüm, yürürken,
en sevdiğim kişiler gibisin; apartmanlara gelelim.


Sokağın en güzel yanlarından biri;
herkesin onu görüpte görmezden gelmesi,
herkesin herşeyi arkada bırakıp, ilerlemesi,
sonra benim sahipliğim, gedemeyşim, kalışım,
rüyalarımda ki ikinci kişi gibisin;
yollara geleyim, sen de gel.


Ben şimdi çay fincanlarında
Ben şimdi çay fincanlarında
Ben şimdi bir sandalyede yaşlanmayı bekleyen bir adamım.


II

Kenar mahalle yalnızlığıyla yaşıyoruz.
Artık oyun oynayan çocuklar da yokken,
Alıyorum denizi; ulaşılmaz sadelikle,
Getiriyorum parmaklarına; mutlu yüzler görünüyor,
Şimdi ellerin titriyorsa iyi bir çizgi çizemezsin ki,
Hem ellerin asıl görevi başka bir eli tutmaktır.

Yeryüzünü iki eş parçaya ayıran bir trendeyiz,
Gittikçe daha da açılan, ilerledikçe yarılan,
Yaşantımın yeni bir biçim alışını seyrediyorum,
Böyle zamanlarda ev dediğin şeyin bir çatısı olmalı;
Bir kedisi ve bir halısı olmalıdır.
Bir ev kadar yalnızlaşabilmişsem eğer,
Aralardaki boşluklar anlamsız olmalıdır.

-Şimdi birleştirmek için yeniden her şeyi,
Geri dönüyorum geçtiğim yerlerden.-




III

Odamda yeni bir şekil alıyorum hemen
günden güne yeni oturma şekilleri, öyle
sonra balkona çıkıyorum  ayrışık zamanlar
hem o denli güneşli ki yakıcı, o kadar olur
böyle anlar var ve anılar; hayatımın
bir sonu olmayacakmış da bitmeyecekmiş gibi
hissettiğim zamanlar  – siz de bilirsiniz.
öyle ki

Uyumak için sabahı beklerim.

Neden sonra böyle uyanırım kimi sabahlar
ayaklarım ellerim alırım bir yerlere götürürüm
giderler durduramam öylece giderler
kelimenin anlamı içerisinde ve
seyri içerisinde yaşantımın, ordan oraya
engelleyemediğim biçimde giderler- giderken
aklıma akşamüstü esintisi gibi
üşüterek gelen kadınsın
öyle ki

Seni nereye koysam oraya yakışırsın.

Şimdi yine akşam, bu sonsuz tekrarlar
hem hep mi bu saatte akşam olur?
gündüz uykuları gibi serin ve
kim ne derse desin, geç kalmış
bir tren gibi sancılı bekleyişleri vardır
yaşanılası aşkların, büyüdükçe büyür
uzun süren aylar gibi büyür, gelmez
ki gözüm hep arkada kalanlara bakar benim
öyle ki

Trenlerde ters koltuklara binerim.

Böyle zamanlarda konuşacak bir şeyler olur
bir yağmur isterim camlara vurasıya,
yağsın ki mutlu olayım ve huzurlu; çiçekler açsın
erişteler pişsin ocaklarda, anne seslensin;
büyüyünce yalnız olacağım, böyle değil
ve içtiğim sigaraları bilmesin kimse isterim.
öyle ki

Belki de bu yüzden iki ismim var benim.

Şehre son kez bakmanın bir yanı vardır
soğuk, düşme eğilimli korku aceleliğinde
kendi evini arayan bir yöne doğru bir yandır
bulamazsın, o değildir, hem olsa ne olur?

Ben şimdi kitap sayfalarında
ben şimdi radyo frekanslarında
ve ben şimdi olmayacak yerlerde
olmayacak bir zamanda
yaşlanmayı bekleyen bir adamım.


Mehmet Kahraman

Geceler: Beyaz


Rakılara buz doldurursam,
aklıma gelirsin, ki seni özlemek benim mesleğim,
örneğin şimdi biz öyle böyle acılar yaşamıyorken,
üstelik gelirsek bu şekilde akıllara,
çocuklar gibi gülümser, eski gülüşler ediniriz.

Senin şöyle bir bakışın var, garip olanda bu.

Gürültüyle dolaşan plakları izlersem,
gördüğüme gelirsin, ki seni düşünürsem iklim değişir,
sözgelimi bahar gelirde çıkarsam yollara,
bir de uğrarsam yanında bir yerlere,
üzerinden atladığım bisikletler gibi sevinir,
geçmiş sevinçler edinirim.

Senin şöyle bir gülüşün var, anlatılamayanda bu.

Telaşla yürüyen insanlara üzülürsem,
kapıma gelirsin, ki seni izlemek benim yeteneğim,
diyelim ki kendi halindeki radyolarda,
hani iki kanal arası sessiz boşluklara düşersem,
bir fikir gibi girersin yaşantıma,
arkaik fikirler edinirim.

Senin şöyle bir hüznün var, beni bir sana sürükleyen bu.

Taşraların üzerine çöken sessizliği dinlersem,
ellerime gelirsin;
yeknesan bir birliktelik yakalarız işte o an;
ki senin ellerin benim yerleşim yerim.
örneğin böyle şehirlerde,
bir toplanma yeri gibiyse yalnızlık,
kendimi düşüncelerimle eksiltir,
tozlanmış düşünceler edinirim.

Senin şöyle bir göz kırpışın var, beni sarhoş eden bu.


Mehmet Kahraman

Öyle ki


Eski bir dilde sevmek gibi,
tenha sessiz unutulmaya yüz tutmuş,
ama tanıdık herşeye rağmen tanıdık;
bilirim, bilindik şeylerden yanaymışım,
bilirim, eskimeye yüz tutmuş bir kış…

Kocaman yüksek binaların,
saklanmış merdivenleri kadar sevmek gibi
basamak sayısı kadar üstelik.
saç tellerin kadar sınırsız,
kaldırım taşları kadar sonsuz.
bilirim, terk etmekten yanaymışım,
bilirim, yenilmeye yüz tutmuş bir aşk…


Mehmet Kahraman

Kelebek


I

Oysa o kadar eskiyim ki kendimde,
ama sanki söylenecek söz kalmamış,
söz gelimi kurulan her cümle,
kadim bir zamanda söylenegelmiş.

Çöl ortasında kurulan bir şehirde
toza dumana toprağa karışıp,
pazartesiden sonra gelen salı gibi,
yeni bir şey zannediyorum herşeyi...



II

İki isimli şehirler gibi yer bulurken beş harfli tepside,
diğer ismim yasaklanmışsa üstelik; ki olur,
bir rüyayı hatırlamak gibi severim o zaman seni,
biz buraya nasıl geldik?

Elimde taşıdığım rakı bardaklarını,
-ki inceliğine de söylenecek söz yok-
neye esir olacağını seçmeye çalışan,
özgür aşklar gibi tutup yudumlarsam üstelik; ki yaparım,
gençleşen Ortaçgil sesleri gibi severim o zaman seni;
çığlık çığlığa…



III

Sıcak meşrubatlarla, alkollerle, sigaralarla,
çekilebilir hale getirebilirsiniz yaşantınızı,
yürürsünüz, kalemlere yürürsünüz, akıllısınızdır da,
biraz kağıt meta yeterlidir istediklerinizi almaya,
öyledir, gider gelir, bir yaşı kovalarsınız, bir anıyı,
ya sonra ulaştığınız yolculuklara bir bakış atar,
kentlere ağlayıp, boşlukları süzersiniz;
boşluklar anlam kazanır, süregelen güneşler,
aylar, allahlar anlam kazanır, dostluklar kurarsınız,
üçyüz gram ekmek için onaltı saat çalışan kadınlar,
varoluşçu umutsuzluklara götürmese de sizi,
ben tüm iyilikleri tarih dışına götürmeye hazırım,
kendi dilime yabancı olacak kadar üstelik.
ölüm her şeyin ilacıdır; bir diğerime süzülüveririm,
ellerini severim, ellerinle uyurum, oysa ellerin;
bir şekle girer avuçlarımda, ellerim olurlar,
düşerim kalkarım, düşmek yeryüzüne yaklaşmak olur,
sana tutunurum, kendime tutunurum;
ki insan hiçbir şeyi düzeltemiyor, üşüyorsan,
ellerimle üzerini örterim; avunurum.
derken sularım yükselir, kıyılarına sağınırım,
şimdi söyle! seni nasıl sevmeyeyim?


Mehmet Kahraman
 

20 Ocak 2011 Perşembe


                          I

Çevreme bakınca boşluk, içimdeki değil
iyi tanırım, dışımdaki boşluk…

içeriksizdir hayatım; davetsiz ve habersiz,
ki kendini açığa vurmak mıdır?
zaten yoktum, belki de olmamıştım,
varlığın varlığının nedenidir,
gelecek diye beklenen yarınlardan,
olmayan baştan olmayan sonlara doğru,
olmayan fark ediştir bu yaşadıklarımız.

ne nedir diye anlamaya çalışmakla geçti zaman,
öyle ki,öldüğümü fark etmedi kimse,
hikaye de burada başlıyor.





                        II

Kalmadı kendime anlatacak bir hikayem,
derken gelir yanık kibrit kokuları,
işte şimdi ahşap bir gövdeyiz seninle,
uğruna kül tabakaları, ucuz anlar yarattım,
hani hiçbir şey, hani hiç kimse,
umurunda olmaz da, o anlar,
neşeli anlar, biçimsiz anlar, kim anlar?
niye sanki şarap -yani damarlarımdaki asil kan,
dolaşırken vücudumun şehirlerini,
uğrarım- işte herhangi bir yerimdesin.

Katlanabilmek adına bu deli icadına,
yeni bir şekil kazandırmam gerek,
sunakların, ekşi elmaların,
tebeşirden alışma basamakların ortasında,
sinir uçlarımı yumuşatıp,
içimdeki mikropları netleştirmeliyim.

Benim bu duygudurum lahzamda
kopuk film şeritleri gibi yorucu,
işaret zamirleri kadar tedbirsiz tünellerin ucundayım
ki kesin olan, itibarlı yalnızlıklarla,
tabiatın ön yargılarını kırmakla meşgulüm,
seni ne oranda sevmeliyim sevgilim,
düşündükçe anlamın eşiğinde beliriyorsun.



                        
                        III

Bir ağrı kol geziyor üzerimde,
Şehre koyu kırmızı bir hüzün gelirde,
üstelik aylardan da aralıksa,
geceleri sever gibi ayrılmalısın buralardan,
nehirlerin taşması gibi…

Üzgün ellerle koparıp alamayacağın,
büyük, daha büyük ve nihayetinde,
çok büyük mutluluklardır aradığın; kavrayamazsın.
Üstelik günlerden pazarsa,
gece otobüsleri gibi ayrılmalısın buralardan,
boyanan renkler gibi…

Yollarda aklına takılan şarkılar,
yaşanmışlıkları hatırlatıyorsa her kaldırım taşında,
üstelik yıllardan yüzyılsa,
sessiz sakin bir harf gibi terk etmelisin bu şehirleri,
soylu köleler gibi…


           
                     IV

Öncesinde boşluk var,
gri sebepler var, yorucu tekrarlar,
aynı insanlar aynı mekanlar…
herkesin herkesi tanıdığı garip yalnızlıklar,
ve sen;
bir sanat eseri gibi beliriyorsan karşımda,
bir anne gibi etrafımı kuşatmalısın.

Söz gelimi yağmur isteriz,
bu izbe kentlere yağıverir.
Tedirgin tahta kapılardan,
son bir düşünüş gibi sızıyorken ışıklar,
sürekli bir diken üstündelik,
bir cam yansığı yüzler görünür;
sokaklar Fransız.

Anlamayınca büründüğüm şu tuhaf hal,
bu öznel yolculuklarda biriken yeşil döşekler,
beni alır götürür, beni alır götürür,
ve beni alır götürür…


          
                    V

Keşfedilecek yönleri kaldı mı hayatın?
zaman, ah şu zaman,
sıradanlaştırıyor acıyı bile,
oyuncak arabalar küçük geliyor,
ki kaygısızlığı çizgisiz kağıtların,
eski defterler gibi taşırım kurşun yükünü.

Bir annenin yaşlılığına şahit olmak kadar,
büyüyeceğimi ummazdım, bu da oldu.
şimdiyi ıskalamakta ustalaşırken,
bu korkaklık değil, kaçmak hiç değil,
belki yüzeyine inmek suların,
bir balığın nefes alışı gibi…
   


                    VI

Perdeleri sıkı sıkıya kapatıp,
tavır koyarak belki ama beceremeyip,
yaşamak güzel midir? derim,
ki o kadar olur.

Artık eskisi gibi değilken ürküten sessizlik,
yokmuşçasına ve özünü tüketerek,
son kış gibi yeni olduğundan beri,
çok zaman geçti.

Bazı eşyaların yapısında,
ölüme endekslediğim,
uydurulmuş takvimlere bağımlıyken,
ölümsüz olsaydım saat takar mıydım?
ölümsüz olsaydım saat takar mıydım?



                    VII

Hareketli yaşadığım günlerin birinde,
bir yolculuk aparatı gibi taşıdım,
bezgin yüzlerimi; taşımaksa,
davranmak için gözümü ayırdığım küflü raylar,
kahverengi istasyonların tekinsiz huzuru,
bilemedim nelere denk gelir…
yolculuk bir yolculuk olabilmişse,
belki daha neşeli görünebilirim.

Sanırım plastik eriyiği gibi bir şey,
bilindik eskimemiş bir anıyı canlandırmak,
yaşam dediğimiz bu dik üçgenlerin,
tam ortasında,
ikimiz birden bürünebilirdik,
umursamazlığa,
ama yapamazdık.
yerine koyacak bir şey bulamadıysam,
belki daha neşeli görünebilirim.

Sobası sıcaklığın yüzümü öperken,
hava da karanfil kokulu çayların,
mutlak mutluluğu varsa,
üstelik harıl harıl sevişiyorsak
odun parçaları gibi,
belki daha neşeli görünebilirim...



                  VIII


Ah! benim bu ikide bir eve dönen yalnızlığım,
uyumak için hissettiğim bu ilkel,
bu gün yüzüne çıkarılamamış güven zaafım,
fenerlerin ışığında haznesi hiç dolmayan           
gaz lambalarının kesik ceyran sohbetlerinde,
-kim bilir siz hangi düzenin mutluluğunda,
hangi duyarsızlıkla tadıyorken suları, denizleri-
içimin dehlizlerini kapatmakla uğraşırım.

Ah! benim yuvarlak sonsuzluğum,
ne kadar dönsem yine başa geliyor,
yine aynı kapıdan giriveriyorum sana,
iki nokta arasında gidip gelen sizler, bizler,
yan yatmış sekizler…
daha ne kadar sonsuza, daha ne kadar bilinmezliğe
götüreceğiz bu nihayetsiz yolculuğu?
hem ne kadar?..

Ellibeş Saniyelik Şiir


Şu duvar dipleri,
kestaneler,
morlar,
şu beyaza benzeyen evler,
hiç zannetmemeler,
yakıştırıldıklarım,
hayata herkesin bakmaktan,
yorulduğu,
önemsemediği sayılar,
kimsenin tanıyamayacağı kadar,
bilindik acılar,
nereye yürüyorlar nereye?
ne zaman? kim için?
bu tanecikli hüzün sevinçleri,
bu gözle görülmez yaşam belirtileri,
mutluluk ne de fahiş fiyatlara satılıyor,
onbinyüzlü yıllarda,
demir kadar kırılgan olayım;
tadım olsun,
ses yükseksizliği,
ekşi çakıl taşları,
bu biçimsiz göze batışlar,
geçmişe özlem duyan çağdaş yelkovan,
kaç kere dönse kendi etrafında,
kaç kere dönse kaç kere,
ve kaç kere hatıralardan uzaklaştırır beni?
Sahi en savunmasız halimde mi olur –hep-
tüm saldırılar,
tüm bu duyarsız kitap arası kağıtlar,
okunup atılmalar,
yıllar sonra bulunmalar…
babamın sevinçlerini duyarım,
duyarım ki,
hergün biraz daha sararmış,
biraz daha eskimiş,
köşelerim.
fakat,
bir an -da- yanabilirdi herşey…

ah! ne diyordum;
İtaatsiz kedilere yön veriyorum.

Mehmet Kahraman